Çok Aptalım Ben!

29 Haziran 2010 Salı
Her şey dün gece görmekten sıkıldığım, bıktığım, uykulardan nefret ettiren kişiyi yine rüyamda görmemle patladı. Bir de üzerine sabahın 4'ünde uyandığımda annemin tatil hazırlığı telaşı ile karşılaşmam ile daha bir alevlendi. "Kızım şunu götürecek misin, bunu bir denesene olacak mı?" diye soru yağmuruna tutması anlam veremediğim bir sinir yarattı bende. Zaten gördüğüm rüyalar bütün duygularımı dalgalandırmıştı; üzerine bir de bunu kaldıramadım. Bir de güzel çakmağın gazını doldururken elimi akabinde masayı yakmam etti canıma. Bunların hepsi öyle bir etki yarattı ki bende güne ağlayarak başlamama engel olamadım. Kısacası çok güzel başladım güne; çok mutluyum!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de şu lanet olası garip duygular, geçmişin habire önüme çıkması; bir şarkının, bir kokunun, esen rüzgarın bile bana bir şeyleri hatırlatması da tuz biber oluyor tabi. Cidden çok aptalım ben; takılıp kaldığım dünlerin hiç bir boka yaramaz içi boş zamanlar olduğunu bir türlü anlatamıyorum kendime. Hem ben onu sevmiyorum; ben sadece sevmeyi seviyorum, unutmaktan korkuyorum; bundandır ki kendimi bir hiç uğruna üzüyorum. Bir aptal bile bu kadar gerizekalı olamaz; geçmişte bir halt yok oysa, her şey gelecekte ama bunu kendime anlatamıyorum ben. Dünün ve dünde kalanların değeri sıfır bile değilken neden beni bu denli yaraladıklarına da anlam veremiyorum. Bomboşlar oysa, küflüler, iğrençler, benim bile değiller; hem zaten hiç benim olmadılar ki!

Hep Suç Başkasının Ne De Olsa...

23 Haziran 2010 Çarşamba
Herkesin başına gelen sıradan durumlar işte; doğarsın, büyürken azğzına sıçılır, büyürsün, tam dert bitti derken hayatın koşturmasında yaşlanırsın ve huzurla ölürsün. Bu süreçte bir çok olay yaşarsın; yeri gelir mutlu olursun, yeri gelir acı içinde kıvranırsın; ufak tefek sorunları da kendine dert edinmekten kaçınmazsın. En ufak şeyler yüzünden insanları kırar, bencillik yapar canlarını yakarsın. Düşündüğünü ve sonuca ulaştığını zannederken bilmezsin ki o kadar çok düşüncelere dalmasaydın daha kolay bir şekilde çözecektin sorunları.  Bazen o kadar kör olursun ki en büyük yanlışı doğru sanacak kadar ahmaklaşırsın; bu sebepten hem kendini hem de başklarını yakarsın. Çoğu zaman yanılgıya düştüğünü kim ne derse desin kabullenmek istemezsin ya sırf insan oluşundandır bu; kendini ezdirmek sana göre değildir. Hele bir de küçük dağları sen yarattıysan aka bile kara dersin, hem de ustalıkla.

Böyle değil miyiz çoğu zaman; kendimizi eleştirmeyi başaramadığmızdan değil mi bütün başarısızlıklarımız. Tek hedef belirlemek yerine bir çok hedefe aynı anda koşmaya çalışmaktan yorgun düşmüyor muyuz? İçimizden gelmeyeni yapmayıa çabalamaktansa seçeneklerimiz varken neden doğruyu seçmiyoruz? Asıl düşünmemiz gereken şeyleri değil  de üzerinde durmamamız gereken ufak tefek sorunlara yoğunlaştığımızdan olmasın sakın. Hayatın kısa olduğunu bile bile mutluluğu kaçırma lüksümüzün olmadığını görmek bu kadar zor olmamalı. Her seferinde takılıp düşüyorsan eğer sorun mutlaka sendedir. Hep başkalarına suçu atmaktan bu hale geldiğini görmen için illaki binlerce kere düşmene gerek yok esasında. Hayatı oyuncak etmektense ciddiye almak gerek bazen, bir sorunun cevabı yoksa yoktur. Ya gri ya siyah değil her şey diğer renkleri de görmek gerek bazen, yoksa bu karmaşadan çıkış yolu yoktur.

And the oscar should have gone to...

8 Haziran 2010 Salı

Sözde yaza merhaba dedik; hoş geldi beş geldi hani, pek de hoş bir bahar bırakmadık geride aman olsunlarla doldurduk tarihleri. Üzerine çizik attığımız her günle geçmişten adım adım uzaklaşırken; bir aya yılları sığdırdık, amacımız kaçmaktı geride bırakılan yaşanmamışlıklardan. Kendimizi kandırmanın en kolay yollarını araştırdık, bulduk, derme çatma uyguladık; olası deprem ne gibi bir enkaz bırakır hiç sorgulamadık. Soru soramaya zamanımız yoktu; hayat kısa ya koşarak kaçmak gerek anılardan, tabakta kalan artık muamelesi yapmasak olmazdı, ayıplanırdık! Yüzümüz kızardı kimi zaman; istemeden utandık, elimizde olmadan da inkar ettik tabi; nihayetinde en baştan kendimizi kandırmıştık, oyunu bozmak olmazdı. Zaman kavramını öyle bir hızlandırdık ki; 10 gün öncesini 10 yıl geriye attık. Büyük başarıydı aslında inkara gerek yok; isteyerek, bilerek, zorlayarak imkansızı başardık. Acaba imkansız için bu kadar yormasaydık kendimizi neleri başarırdık? Kaçan zamanı yakalayamayacağımızı bile bile ne bu telaş ne bu acele diye hiç sormadık? Kaçtığımız şey anılarımızdı, benliğimizdi, bizdik; peki bu kadar hızlı koşmayı gerektirecek neydi? Öfke mi? az kalır bu anlamsız koşuşturmayı tanımlamaya. Hırs mı? belki biraz, yoksa bir insanın gözü nasıl bu kadar kararır. İnat mı? hah işte onun payı çok büyük; inattan başımıza gelen bokun farkına bile varamadık. Neyi kaybettik ya da neyi kazandık? bana sorarsanız bunu hiç sorgulamadık. Gel gelelim insan oğlu yapısı gereği bir duvara çarptımı " ulan ben ne bokuma koşturuyorum, neyden kaçıyorum? " diye sorgular içgüdüsel olarak. Orada biraz yavaşlamış olmamız gerekirdi; halen neyin koşuşturması bu bilememekteyim ama and the oscar should have gone to us!