Karmaşık.

30 Nisan 2010 Cuma
Bitireceği bir şeye neden başlar insanoğlu? Ya da biteceğini bile bile neden bozar ki sessizliğini?

Bir yere hiç gitmemek, geç kalmaktan daha iyi ise; bir şeyin bitmemesi adına hiç yaşmamaması değil midir doğru olanı? O zaman da keşkelerle dolu bir hayat kalmaz mı? Sanki yaşanınca keşkler olmuyor mu? İnsan neden bildiği bir şeye üzülür veya bildiği halde aynı hataya düşer? Duygusuz olmak zor mudur? Ya da mutlu olmak için yalnızlık neden yetmez? Huzur için sessizlik istesem; yalnızlık istesem hayat bunu bana neden çok görür? Ben kaçtıkça beni kovalayan her şey ben koştukça neden benden hızlı koşar ki? Kovaladıkça kaçan her şeyin önüne geçemezken niye koşarken sürekli düşerim ki? Ya da niye kaçarım, niye kovalarım? Tek istediğim huzurken ben niye kendimi yorayım?

En iyisi ben alıp başımı gideyim bu evden, bu şehirden. Yepeni bir hayata doğru sakince yürüyeyim...

Eski...

19 Nisan 2010 Pazartesi
' Bugün boktan bir gün olacak! ' dedi gözlerimi açar açmaz içimden bir ses. Telefonun çalışıyla açtım gözlerimi güne; telaşla elimi uzattığım telefon ' ondan ' değildi, öyle ummuştum o an. Babamdı arayan; özlemişim konuştuk biraz, teşekkür ettim sayesinde erken uyandım diye, biraz da kızdım berbat bir güne babamın sesi ile başlamak istemezdim. Gel gelelim mail kutumda hoş bir süpriz vardı; lafın gelişi ya hoşluklar da bir başkalaştı artık; her şey gibi her duygu gibi. Yüzüm düşmedi değil hani; ama dedim " kalk güzelim, üzme kendini; yapacak bir şey yok.. " Penereyi araldım ardından; güneşli hoş bir İstanbul sabahı hastalıklı, kırgın, içi boş ruhuma biraz da olsa iyi geldi. Bir kahve açtı gözlerimi; anladım ki içimde ölen her duygunun katili ' o ' . Gülümsedim yitip giden her duygumun, kalp ağrımın arkasından; el salladım ve bir damla göz yaşı akıttım; yalan yok. Ama eskisi gibi değilim ben; eskisi gibi tüm kalbimle, beynimle, tüm benliğimle sevemiyorum onu. Ondan bile sakınarak içimde büyüttüğüm aşk artık yok, acı bile değil ama üzülüyorum her dakikasında. İçimdeki kuş artık kanat çırpmıyor. Aslında ben belki de kendimi kandırıyorum; ya da böyle olmasının benim için iyi olacağına inandığımdan buzla kaplıyorum kalbimi, narin, kırılgan her an darmadağın olacak gibi. Rüyalarım bomboş, hayallerimde... Ben eski günleri, eski beni, eski bizi özlüyorum...

Not: Ben büyük bir yalancıyım arkdaşım; seviyorum da deli aşığım da köpek gibi özlüyorum da bakma gururumdan diyemiyorum; hay edeyim öyle gururun içine.

Bir sınavzedenin günlüğü...

11 Nisan 2010 Pazar
Arkadaşla konuşuyoruz msn denen zımbırtıdan; bir metin koypayadı bana, okudum film şeridi moduna girdim. "Kim yazdı bunu" dedim "benim 2010 yılı Yerleştirme sınavı birinci etap maceram" deyi verdi. O an anladım ki Türkiyedeki genç nüfus aynı duyguları paylaşmış bugün ve payalşacak ve geçmişte de paylaştı nitekim. Sınav sistemine lanet ettim o an; iğrendim koyun gibi sıralara oturutulup, hayatın 160 dakikaya teslim edilmesinden; hayatın bir kağıt, bir kalem ve bir çok cevaplanacak soru ile mukayase edilişine lanet ettim.

İşte bir çoğumuzun bugün yaşadığı ve belki de gelecekte yaşayacağı duygular bunlar; benden, senden, hepimizden; belki bir kısmımızın yaşadığı şeyler. Düzene lanet olsun efendim:

" kıç kadar sıranın oturduğumda kırılabilme ihtimalini sevmemle başladı herşey. ve oturduğumda kırılmasada, 160 soruyu çözmeye yetecek kadar elverişli halden çıkartabilmeyi başardım... içimde uyuyan ejderha bir anda canlandı. kendi kendime "ulan götümle sırayı yamultabiliyosam elimle kimbilir neler yaparım" diye düşünerek okul müdür yardımcısının odasına transfer edilmemle başladı sınav benim için. yaklaşık 3 seneden sonra cevap kağıdına yuvarlak şekiller yapmakta zorlandım elbette. ancak içimdeki ejderha artık durulamazdı. ayaklarımı masanın altında bulunan çöp kutusunun üzerine uzatınca iyice rahatlamıştım. genel matematik, fen bilimleri ve türkçe testi rahat bir şekilde geçti. sosyal bilimler can sıkıcı ve yorucuydu benim için. sınav esnasında etrafta gezinen porsche gibi lüx araçlardan gelen motor sesleri kendimden geçiriyordu beni... gel gelelim sınav bitti. ayağa kalkmaya çalıştım ama anladımki bu 160 dakikalık maraton fiziksel olarak beni bitirmişti. son bir enerjiyle kalktım yerimden. giriş katında bıraktığım mp3 player ımı alıp evin yolunu tuttum. evdeyim. rahatım. "

Durum bu işte; hiç de yabancı değil; biz Türk Gençleri kuzu gibi geldik kuzu gibi gideceğiz bu dünyadan. Ben bu düzene lanet etmekten başka bir şey yapmamakla birlikte; bu düzenin bir parçası olmaktan utanıyorum.

Saygılar...

Gerçeğin Tohumu

5 Nisan 2010 Pazartesi
Geçer..
Şu hayatta her şeyin geçtiği gibi.
Engel olmazsın bir öğle vaktinin amansız gidişine;
Senin olmayanı senden alan zaman acımazsız..
Bile bile emek verdin bir kalemde silmek adına,
Oysa kördün, savumasızdın, çocuktun!
Bir yerde ruhunu şeytana sattın melek sanıp,
Bir anda bedenini kirli sularda attın,
Çocuktun, hayallerin vardı,
Ellerinle öldürdün onları.
Sen aslında hiç sen olmadın.

Biter..
Günün gece ile bittiği gibi.
Ay'a anlatırsın içindeki özlemi, ay kirlenir.
Zamana atarsın kendini, bolğulursun.
Bir gün sen sen olacaksın ama
Sahte bir gülüşle sattığın hayatı,
Ellerinle kazıyarak geri almalısın!
Sen çocuktun, kirlenerek büyüdün,
Ruhsuz bedendin sen,
Bir başkasının ruhunun giydirildiği,
Sahtekar bir bedene yakışan ruhu giydin üzerine,
Yakıştı mı şimdi, bir bak kendine?

Şimidi söylenen bütün yalanları unut,
Sen yalan olmayan bir gerçeğin tohumusun.
Bırak zamanın elleri tuttsun yüreğini,
Yalnızlık en büyük onurun senin,
Bırak kirletme üyvey bir anne ile en büyük zaferini.
Ayakta durduğun sürece güçlü ruhun,
Bedenin emanet hayata...

Özge Çatal.

Son not: Kendi yalnızlığımın babasını öldürdüm, üvey anne kılığındaki aşkı gerçeğin tohumu ile gömmek adına...

Bu incecik bir veda havasıdır ( bir hissizin kaleminden )

2 Nisan 2010 Cuma
Hassastı ruhum, kırılgandı; dokunsalar dağılacaktı zaten. Çok sıkıntı biriktirdim içimde; tabi herkesin sıkıntısı kendine. Bir ışık buldum; anladım farklıydı, çok başkaydı, insan olmayacak kadar iyiydi belki de. Öyle bir zamandı ki bana sanki Tanrı hediye olarak yollamıştı onu. Tanıştık bir şekilde velassım; sonra başladı sabaha kadar muhabbet etmeler, dertleşmeler... Gel gelelim içimde bir şeyler oluyordu; sevmeye başlıyorum, sevmeyi öğreniyordum, aşık oluyordum ama farkında değildim. Günler geçti gitti; hep suskun kaldım hiç olmamak adına. Bir süre sonra bir başkası benim olmak istediğim yeri kazandı; üzülmem gereken durum yine de beni  gülümsetiyordu, o mutluydu ya varsın olsun diyordum işte. Bu dönem konuşmadık hiç; ardından hatun kişi aldattı onu, pişman oldum keşke bu kadar sevinmeseydim dedim; dedim işte yalan yok. Sevineceğime üzüldüm hatta bu kadar da salağım işte. Gel gelelim muhabbetimiz koyulaşt bizim yine geldik bir raddeye ama nasıl geldik gerçek miydi, yoksa bir boşluğa mı iliştim ben bilemedim ama acısı, tatlısı ile güzel bir birlikteliğimiz oldu. Mutluydum; hayal bile etmekten korktuğum insan, ışığım, her şeyden çok istediğim kişi artık benimdi. Sorunlar vardı; üzdüm, üzüldüm, kurdım, kırıldım, hatalar yaptım ama çok çabaladım bunları düzeltmek adına. Bir yerden sonra tek ayağı kısalmaya başladı sandalyenin gel gelelim bir şekilde kurtardık. Üstüne ben acayip bir değişim sürecine girdim ama görmedi, belki de görmek istemedi. Sonunda ipler koptu blog; sevdiğim dokunduğum, benim olan benim değil artık ve kim bilir daha kaç kişi yakacak canını. Her şey iyiye giderken birden nasıl böyle oldu bilemiyorum; bilmek istemiyorum. Şaka gibi geldi şaka gibi gitti işte. Hani derler ya bir rüzgar gibi geçti diye fırtına koparttı, ne var ne yoksa aldı ve hiç olmadık zamanda çekti gitti. Niye gitti? Gitti işte; ne anlatmaya ne de düşünmeye halim yok artık bütün bunları. Güzel bir anı ve hoş hatılar, bol bol tecrübe işte. Belki tek hatam ona görmeyi öğretip de bakacağı yönü öğretmeyi unutmam be blog. Hadi pohpohla beni gitti işte; bitti, o bir daha dönmeyecek bu kadar; benim ahmaklığımsa benim ahmaklığım. Beni benimle bırakıp gitti işte bu cennemde; olacağı buydu ne olacaktı başka, ne olabilirdi ki; elbette gidecekti. Mutluluk, sevmek, sevilmek bana fazla blog. Her ne ise hissiz oldum ben; içi boşaltılmış ceset gibiyim; ben anlatamıyorum hislerimi madem bu şarkı anlatsın:




Hadi bakalım dünümü, bugünümü, yarınımı al ve git.. Bu dünya da, mutluluk da, sevgin de senin olsun; beni benimle bırak yeter...

Bir devrin sonu, bir devrin başlangıcıdır

1 Nisan 2010 Perşembe
Bir devrin sonu, bir devrin başlangıcıdır; böyle döner çarklar. Tam olarak biri gider, biri gelir olmasa da biri gider, biri kalır; kalan kaldığı için asil, gidense gittiği yerde daha mutlu olabilme ihtimali ile şanslıdır. Gitmek hep kolaydır; hiç beceremediğim, çok niyetlendiğim yapamadığımdır. Kalmaksa hep bana düşen paydır şu garip dünyada. Sadece bir sevgilinin kalbini de söküp gitmesi değil olay; birini toprağa verirkenki acı, bir dosta elveda derkenki burukluktur kalmak; bir şeylerin, birilernin arkasından sorgusuz sualsiz sessizce el sallayıp, göz yaşlarını gizlemek zorunda kalmaktır. Kaybetmektir bir yerde, bir yerde büyük bir tecrübe kazanmaktır. Acıdır nitekim; içini burkarken her anı film şeridi misali gözünün önünden geçer geçmiş. Bir nefes molası verir; duvarların üstüne gelişine karşı koymak için haykırırısın ' BEN BENDE OLDUKÇA AYAKTAYIM! '. Sesin kulaklarında çınlarken o an kendini savaşta haksız şekilde yenilen tarafın en onurlu askeri gibi hissedersin; göğüsün kabarır gurula. Hiç bir savaşta kaybeden yoktur bilirsin; sadece şartların verdiği ağır yaralar ve yeni bir devrin başlangıcıdır sonuç. İçinden bir dünya gitse de, yerine bir şey koyamayacağın bir boşluk oluşsa da içindeki boşluğu umut taneleri ile doldurur, yağmur damalaları ile yeşertirsin. Hiç bir karanlık sonsuza uzanmaz; sen sen olduçca ayaktasın, kaybettiklerinle değil kazandıklarınla varolacaksın...

Sen bir kadınsın hayatta her zaman mücadele edeck olan…

Elinden geleni yaptıysan ve elinde bir hiç ile kaldıysan boşvereceksin, vicdanın rahat olacak. Suçu kendinde aramaktandır canının yanmaları, dar gelmesi dünyanın sana. Düşünme bunları; su akar yolunu bulur, çıkarsın düzlüğe. Üzülme; kimse seni bu denli yaralayan bırak o üzülsün bir insan evladının canını yaktığından, bırak o pişman olsun içideki en güzel bahçeyi bertaraf ettiği için. Bırak her şeyi akışına; sen bırakmasan da akacak ne de olsa zaman, yorma kendini her işte bir hayır vardır de olsun bitsin. Sen kendi değerini bilipte ayakta dimdik durup; yüzünü dönersen güneşe, arkana alırsan yıldızları, ayakarının altındaysa deniz; aşamayacağın engel, üstesinden gelmeyeceğin sıkıntı yoktur. Senden değerlisi mi var her birimizin eşsiz yaratıldığı şu dünyada; değerini bilmeyen ,seni kıran her insan kendi değerini bilmeyedir. Sen insansın, her şeyden önemlisi bir kadınsın hayatta her zaman ayakta duran ve zorluklarla mücadeleye devam edecek olan…
                                                                                          
      Özge Çatal.