Nato Kafa Nato Mermer

10 Ocak 2012 Salı
İstanbul' un soğoğu sadece benim kıçımı dondurmuyor bundan eminim; şehrin öyle bir ibneliği varsa bana karşı sırf onu çok sevdiğimdendir bunu da biliyorum. Hem zaten adı üzerinde kış; soğuk, gudubet ama ironik derecede güzel mevsim. Götünün donmasından zevk alan bir topluluk var kesinlikle, biliyorum ve ben de o topluluğa dahilim. Yazı sevemedim bir türlü; o güneşin altında tavuk gibi kızaran insanlara, pastırma gibi ter kokan otobüslerde; beyaz gömlekleri şefaflaştıran ter olayına zaten toptan kılım. O godoman, o postmodern insanların o garip, çağresiz halleri yok ediyor beni; şerefsizim tırnaklarımı yiyesim geliyor...

Hayır Hilmi; asıl mesele sıcak, soğuk olayı da değil bak çok başka şeyler var kafamda. Benim de çılgın projelerim var! Kalbimi ortadan ikiye yarıp arasından boklu dere geçirmek gibi mesela. Folloş olmuş ruhuma en iyi çözüm bu olur belki. Gelip geçenin seceresini tutamadım bak ben; kaç şerefsiz, kaç şerefli gelip geçti şu kalpten bir bilsen. İz bırakanların canı sağolsun; ağzıma sıçtılar afedersin. Ah Hilmi; aklımın derinliklerinde yatan tüm o puştlukların soyunun köküne kibrit suyu aslında ya neyse...

Hah ne diyordum; sıkış tıkış toplu taşıma araçlarını hiç sevmem ben Hilmi. İyi güzel; kısa zamanda uzun mesafe gidiyoruz şu metro, metrobüs zımbırtıları sayesinde ama bilimum iğrençliği de yaşatıyor be anam babam. Hele ki maç çıkışı Mecidiyeköy' den metroya binme hatasına düşerse bir insan oğlu; o akın akın kalabalıktan gelen leş gibi ter kokusu ve buhulanmış camlar ardında geçen dakikalar... Anlatamıyorum Hilmi; sanki tüm metro sevişiyor, sanki tüm metro orgazm oluyor. O apış arası kokusu beni benden alıyor zaten Hilmi; Allah onları bildiği gibi yapsın, 6 saat trafik çeksem daha iyi dedirtiyorlar adama; aklımı alıyorlar Hilmi...

Ben sana ne dedim; benden adam olur da olmaz demedim mi Hilmi? Atı alan Üsküdar' ı geçti ben hala elimde top sektirmeden koşuyorum ordan oraya. Kendi kendimi tatmin ediyorum ben Hilmi; günü yaşıyorum, vay amına koyayım Hilmi; resmen canımla uğraşıyorum....

Uzun lafın kısası şekerim; tüm rahatsızlıklarımın toplamı beni kanser etmeye yetiyor; bir kaçı ile bin kaçı arasındaki farka girmeyeceğim şimdi... İnsanları anlamıyorum, kendimi anlamıyorum, bazen seni bile anlayamıyorum Hilmi; Allah bizi mesut etsin Hilmi.

*Hilmi blogumun adıdır.



...

2 Ocak 2012 Pazartesi
Bir ipe bağla yüreğimi; çeksen bile gelmesin sana... Uzaktan bir ses fısılda bana; ağırımış saçlarıma hediye olsun karanlıklar... Gecenin sevilecek her yönünden nefret ettir beni; bin beddua ile yıkandık, bin acıyla yürüyoruz... Zamanı çalan sen, ben değildik günün muhtelif saatlerinde; yaralarımız o kadar derindi ki kanamayı durdurmayı beceremedik... Şimdi sessizliği bağırıyorsun kulaklarıma; sağır ediyorsun beni... Duymak istediklerim bunlar değildi belki ama bunların bile kıymetini biliyor vefakar yüreyğim... Kan damlalarını siliyorum beyazımdan; siyahımı sandığa kaldırdığım günden beri renklerim vardı onlara sövüyorum.. Belki de gizlememeliydim onu; ellerimde tuttuğumu sandığım şey siyahın ta kendisi olmalıydı... Saçlmarımı öyle güçlü savurmamalıydım fırtınaya karşı; tozların yüreğime ilişmesine izin vermemeliydim... Güneş kokmamalıydım, yıldız saçmamalıydım, gözlerim gülmemeliydi, tüm yasaklanmış kelimeleri söylememeliydim... Sessizliğe gömülmeliydi ruhum en başından; mabetinde çürümeliydi ruhum, arafta sıkışık kalmamalıydı... Günü geldimi infaz edilecek olan kalbim aslına o ipe hiç adım adım yaklaşmamalıydı...

Şimdi azad et beni tüm acılarımdan... Elimdeki umut kırıntılarını bir güvercine armağan edecek kadar onurlu ruhum... Senin beni bırakıp gittiklerin kadar sana koştuğum yolları hatırla... Günlerden acı olsa da gülümseyebilecek güç bıraktığına şükürler olsun... Yalnızlık denen illeti senin kadar sevemedim ya ben hah işte tek sancım ondan... Depremlerle sarsılan ruhuma bu artçı son vuruşu yaptı belki... Yıkıntıları temizlemek zor iş şimdi; bu karanlıkta kalanları bulamayacak kadar yorgun gözlerim... Yeniden yapacaklarımı da yıkacaklar nasıl olsa diyip de bırakamam öylece; cenazemi yerden kaldırıp yeniden can vermeliyim ona... Yolun kenarına atılan anlırımı bulamıyorum şimdi; dem' in kırmızlığında tat aramak benim neyime... Yollara serpiyorum seceremi; üstüne bastıkca ayağına batan can kırıklarımla gülümse diye... Acıdan gülmeyi öğrendiğim gün ilan ettim ölümsüzlüğümü... Sen gel, öldür ve her seferinde aynı hazzı yaşa diye...

Hoşgelmiş Beşgelmiş

1 Ocak 2012 Pazar
Her yeni yıl insan evladı şöyle bir umutlanıyor; sanki saat 12' yi geçip de takvim kendini yenilediğinde hayatı kökten değişecekmiş gibi. Öyle yürümüyor işte işler; senin istediğin gibi gitmiyor, umut etmek bazen aptallık bazen ise yaşama sebebi olabiliyor... İronin dibine vuruyoruz burda sesimiz yükselmesin... Ne diyordum, hah her yeni yıl yeni umutlar diyordum; işte bunu anlayamıyorum bazen ben her Pazartesi rejime başlamak ama bir türlü başlayamamak gibi sanki. "Bu yıl şunu yapacağım, bu yıl şöyle değişecek her şey, bu yıl hayatım değişecek oğlum benim bak görürsün" diyenler her daim oldu ve her daim de olacak. Her şey buraya kadar iyi güzel de her yıl aynı şeyler söylenmez ki anam babam, her yıl aynı şeylere inanılmaz ki. Hem bak bir mantık kur öyle yıl falan yenilenmiyor, git gide eskiyor aslında yıllar; sen nasıl görmek istersen öyle görüyorsun ya o ayrı mesele.

Yeni yılın gelişi beni sevindirir tabi sevindirmesine ama o apayrı bir konu; her Pazartesi rejime başlayıp, her yıl bir şeyleri yapabilceğine inanan insanları sevmem ben; bir şeyleri yapmak için bahaneye ne ihtiyaç var ki? Yapacaksan şimdi yap, hemen yap, acilen yap beybim; ne kendini ne de hayatı bekletme, zira zaman sen bir taraflarını yırtsan da beklemiyor....

Neyse yeni yılı bu kadar kötülemek yeter de artar bile; zaten benim derdim yılla değil o masum, o güzel o anlamlı yıla gereğinden fazla anlam yükleyip de ağırlaştıranalara. Beklenti içinde olmak sen çabalamadıkça ne yazık ki işe yaramıyor güzelim be, cidden yaramıyor bak ben denedim ondan diyorum. Daha istekli olmak daha başarılı olmana yeni bir yıldan daha çok yardımcı olur, kim bilir...

Yılı sev, gelişini kutla, eğlen, ye, iç ama onu yorma; yüklenme ona.

Herkese kafam kadar güzel bir yıl diliyorum, tabi çabalaranızla...



Yine Aynı Şarkı Çalıyor

18 Aralık 2011 Pazar
Hıyar gibi hissediyorum kendimi bazen; tüm yaptıklarımın bir anlamı olmalı bakış açısına sahipliğimi kaybettiğimden beri harbi harbi hıyar gibiyim. Ne zaman bir şeyleri istesem istediğimle kaldım; yine de istemeye devam edenlerden olmam çoğu zaman bir şeyi değiştirmedi, kimi zamansa değiştirmiş gibi yaptı ama aslında bir boku değiştirmedi. Nesefesimin ara sıra kesilmesinin sebebi gençlik telaşım değil artık; saçımdaki sayısız beyazla birlikte ben de yaşanıyorum, hem de daha yirmili yaşlardayken. Şikayet etmemeyi öğrenmeye çalışıyorum hala; bazı şeyleri olduğu gibi yaşamayı kabul etmek belki de yapılabilecek en iyi şeylerden biri  şu hayatta. Artık satır aralarında anlamlar aramıyorum; düz insan olma yolunda ilerlemeliyim bunu biliyorum. Zamanın geri gelme lüksü yok, tek yapabildiği hızlıcana akıp gitmek; durdurmak istediğim anlar oluyor bazen ama biliyorum ki durmayacak, o yüzden siktir et diyorum...

Ah bir de şu çenemi tutabilsem diyorum; içim kadar olgun olsa dışım da, cümleler yerine koyacak bir şeylerim olsa; sessiz kalmayı çoğu zaman becerebilsem de bazen hiç başarılı olamıyorum, yine de olsun ben buyum diyebilmekle övünüyorum. Geçmişi geri getirme çabamı bıraktığım günden beri geleceğe yönelik bakabiliyorum bu da bir şey, hiç yoktan iyi olanlar listeme eklediklerimi arttırabilmek hoşuma gidiyor. Ben böyleyim diyebilmeyi seviyorum. Bu aralar kendimle pek barışık olmasam da aynaya batığımda gülümseyen iki göz görmek hoşuma gidiyor.

İçimde bir yerlerde halen fazlasıyla umut ve yaşama sevinci var...

Ben bile öldüremiyorum...

Ölmesin.


Hayatın Çoktan Seçmelisi

5 Kasım 2011 Cumartesi
Geçmişe yolculuk yaptık bugün. Şehrin arka sokaklarında hırçın çocuklar vardı; elleri kirli, sessiz, yorgun. Umutlarıyla sürdürdükleri hayatlarını kaybettikleriyle yokluğa sürükleyen çocuklar; ne de çok içimi acıttılar. Sessizlik hoş geldi kulağıma bir bar taburesinin üzerine yaşlanırken; dolup boşalan kadehler değildi aslolan geçen zamanın hoyrat rüzgarında üşüyen ruhumun titreyişiydi. Gözlerimi kapatmadım bu sabah; varolmanın acısını çeken bir tek ben değildim; biliyordum iliklerine kadar hisseden elbet birileri vardı buralarda, ama göremiyorum onları yine de ümitsiz değilim. Bağırmak geçti içimde; sessizlikte bir çığlık yankılansın istedim, yapamazdım susma zamanını çoktan geçmişti saat; ellerim ise en az o hırçın çocuklar kadar kirliydi...

Zaman çoktan akıp gitmişti oysa; saatleri geri almak bir şeyi değiştirmezdi, senden alınanı sana geri vermezdi hayaller anlatamadılar sana; ne sana ne de bana ne de onlara kimse anlatamadı. Bağırsam sesim boş bir kavanozun içinde yankılanabilirdi ancak, ateş böceklerinin bile duyamayacağı kadar az. Aslında çok olan ama bir bir dökülen yapraklar gibi, işte ağaçlar bu yüzden çıplak. Üstünü örten yorgan kadar samimi değil hayat; senin de benim de nefes alan herkesin de payına düşen bu soğuk duvarlar, gerisi yok... Belki derin bir nefes; pusuda gizlenen düşmandan da hain dostlarla geçen günlerin kayıplarını tutabilecek bir defter icat edilmedi henüz. Hem icat edilse dahil tutulamayacak kadar çok gün var evvellinde. İyileri alabilmek çürüyen elmanın sağlam kısımlarını yemek istemeye benzer; inanırsan elinde kalanlar bir kaç eksikle de olsa dimdik dururlar...

Sen kötü ol; kötü ol ki iyiler kıskansın ellerindeki sefaleti. Hakkın olanı istemek değil meziyet istemeden alabilmek bu devirde. Hakkın olmayanı da alabilmelisin ki kötü olabilesin. Dışarıdan gördükleri içini yansıtmasın; acımazlar kırarlar camlarını kapılarını yok pahasına, sen bile anlamadan. Seni bile sen olmaktan çıkartır bu varoluş sancısı; yokluğunu bile kum tanelerindeki inci misali ararsın...